Alice In Chains – Rooster

Usta oyunculardan biri olan Hulusi Kentmen’e ait olduğu düşünülen bir söz vardır : “En acıklısı da film setinde bütün gün zengin fabrikatör baba rolünü oynadıktan sonra eve gitmek için, soğukta, köşedeki durakta dolmuş beklemem oluyordu” . Şöhretin ucundan bile alınan karamelize tat, ardından yaşanılan hayat ile örtüşmediğinde çok büyük problemlere sebep oluyor. 25 yaşında, 6 haftada sadece Amerika’da 400 bin satmış bir çıkış albümüne sahipsiniz; o sahneden indikten sonra evsiz olarak bir süre yaşamak zorunda olmanız gerçeği ile yüzleştiğinizde, akıl sağlığınızın sarsıntıya uğraması çok muhtemeldir. Psikolojik problemler yaşamamış bir insan , travma geçiren insanları anlama şansına en çok bu noktada nail olur. Jerry Cantrell da, Alice in Chains ile Facelift (1990) albümünü çıkardıktan sonra bir süre evsiz kaldığı zaman, babası hakkında düşünür dururmuş. Hayatı boyunca babası ile düzgün bir ilişki geliştiremediği için, hep düşünürmüş gerçi.  Vietnam Savaşı’na iki kez gönderilmiş olan milliyetçi Baba Cantrell, bu savaş sonrasında ağır düzey TSSB ile uğraşmış hatta bu süreçte sadece kendi hayatını değil, ailesinin de hayatını zorlaştırmış. Annesi ile küçük yaşta babasını terk etmek zorunda kalan Jr. Cantrell ise bu hikayenin derinlerine inmiş ve bir savaşın nelere sebep olabileceğini öğrendiği bu değerli anılar üzerine zaman zaman düşünerek babasını anlamış, bazen de dinlediği hikayeye üzülerek. Bir “Vatan Kahramanı” olan birisinin, nasıl “Baba” olamamasını irdelemiş. Bu yüzden, babasının gözünden bugün gazilerin, askerlerin gayrıresmi marşını yazmış: Rooster.

Rooster, Türkçe’de horoz anlamına geliyor. Bakıldığında, bu horoz kelimesi Baba Cantrell için -ve buradan sonra sizler için de- birden fazla anlama sahip. Çocukken saçlarının önü dimdik dururmuş, bu yüzden de tüm aile ona “horoz” diye seslenirmiş. Ne yalan söyleyeyim, aynısı ailem tarafından bana söylendiği için çok iyi anlıyorum bu durumu. “Saçların horoz gibi olmuş Enes Efendi?!” dedikleri anlar aklıma geldi. Neyse, bir diğer anlam da Baba Cantrell, Vietnam Savaşı’nda tam otomatik ve portatif makineli silahları kullanırmış. Bu silahlar ki, o dönemki geliştirilmiş hali ile dakikada birkaç yüz kadar mermi atabiliyordu. Yandan ve karşıdan bakıldığında asker, o makineli silahın ibiği gibi görünürmüş. Bu yüzden de silah ve onunla bütünleşen asker, bir “horoz” görüntüsü oluştururmuş. Jerry Cantrell Jr. , savaş boyunca durmak bilmeyen silah seslerini, haykırışları, şartları ve birçok insanın intihar etmeyi düşündüğü o hastalık, pislik ve kaos dolu ortamı çok güzel sözlere aktarmış. Vokalde de rahmetli Layne Staley bulunduğu için, bu şarkı istenilen duyguyu tam anlamıyla vermiş diyebilirim.

Sözler, ölmeyi dilemekle ondan kaçınmak arasında kalan bir yerden başlıyor. Vietnam askerlerinin öldüremediği  bir askerin canını, yazın sıcağında onlarca kilo ekipman ve kalın kıyafet ile hareket ederken anlık gelen ve engellenemeyen, dindirilemeyen kaşıntı ve ter yakıyor. Bunu bizlerin ucundan kıyısından anlama şansımız ancak yazın ortasında kazakla çalışmak gibidir. O kıyafetin yün olan kısımları teriniz ile karıştığında vücudunuza aynı iğne gibi batar ve bu his sizi mahveder. Yürüyüp dururken hiçbir yerin bir adım bile kurtuluşa veya huzura yaklaştırmadığını görünce, bahsedilen o askerliğin kafanızdaki gibi “ abi askerlik kral iş yahu, öyle yatıyosun, tuvalet temizletiyosun alıyosun paranı” tarzı bir iş olmadığını anlıyorsunuz. Zira barış zamanında değil, savaş zamanında saçınızı teğet geçen kurşun sesini aldığınızda paranın değmediğini idrak ediyorsunuz.

“Ain’t found a way to kill me yet

Eyes burn with stinging sweat

Seems every path leads me to nowhere, mm

Wife and kids, household pet

Army green was no safe bet

The bullets scream to me from somewhere, mm

 Belki bilirsiniz, tavuk çiftlikleri hep çok kötü kokar. Horozlar dolaştıkça etrafta, o ağır kokuyu çok uzaktan hissedersiniz. Ancak bir avcı, özellikle açsa, bir tavuğun “sesini” duyduğu veya “kokusunu” aldığı zaman bu kokuyu kötü olarak almaz; aksine macera ve heyecan ile bu güdünün peşinden gider. Bu tüm savaşlarda da böyle olmuştur bir bakıma. “Horoz”un mermi “sesi” ve o kurşunun her yere sinmiş “kokusu” çok rahatsız edici olsa da, bu kokuyu alan bir askeri,  öldürme içgüdüsü ile beslenmiş birisi olarak değerlendirmek lazım. “koklaya koklaya” devam eden bu macera iki türlü de ölüme sebep olur. Ya avlanan ölür ya avcı. Buradaki hikayede, Baba Cantrell’ın hayatta kalabildiğini biliyoruz.

“Here they come to snuff the Rooster, ah yeah

Yeah here come the Rooster, yeah

You know he ain’t gonna die

No, no, no, you know he ain’t gonna die”

Tüm ailenin tesellisi olan cümlelerdi yukarıdakiler aynı zamanda. Bir yandan sağlıklı ve bir çocuk babası olarak giden bir insanın ölme ihtimalini kabullenememe durumu denebilir buna. Ancak savaş sonrası yaşadığı psikolojik problemler ile “ne kadar yaşıyor ki” de denebilir.Baba Cantrell’ın psikolojik olarak çökmesinin bir sebebi de geçmişe dönüşler yaşatan ikinci söz kısmı.

“Walkin’ tall machine gun man

They spit on me in my home land

Gloria sent me pictures of my boy

Got my pills ‘gainst mosquito death

My Buddy’s breathin’ his dyin’ breath

Oh god please won’t you help me make it through”

 Aynı anılar gibi, bütünlükten uzak ve parçalarla hatırlıyoruz. Cantrell, önce o silah ile beraber endamını hatırlarken ve büyük ihtimal ile kendi vatanseverliği ile gurur duyarken, öte yandan da savaş-karşıtı olanların bu vatanseverlik şovuna karşı tükürdükleri anımsıyor. Sıtmadan mı yoksa mermiden mi öleceğini kestirememekle beraber, çocuğunun fotoğraflarına bakıp anlık mutlu olmakla yetiniyor. Ufak malzemelerden yüksek mutluluk çıkarmak, gerçekten umutsuzluk ve iğrençlik sarmalına giren insanlar tarafından yapılır; aynı vücudun bulamadığında halihazırda varolan hücreleri parçalayıp enerji bulması gibi. Cantrell, Körfez Savaşı’nda bulunan Amerikan askerleri ile de konuştuğunu söylemiş ve bu yazdığı parça ile onların bağ kurduklarını görmüş. Bu yüzden “gayrıresmi asker marşı” deniyor bu şarkıya. Belki makineli silah kullanmıyor olsalar da, bir asker, savaşın medyada pompalandığı kadar gurur, haysiyet ve vatanseverlikle dolu bir kavram olduğunu değil; aksine bu durumda yaşayan birisi olarak ne kadar yapay, anlamsız ve pisliklerle dolu birisi olduğunu görüyor. Bu yüzden “askerlerin daha iyi anlayabileceği bir şarkı” olduğunu belirtmek yanlış olmaz sanırım. Eve dönebilmek için anlamsız bir savaşa dahil olup ama aynı zamanda yüzkarası olarak adlandırılmak çok zor bir durumu beraberinde getiriyor.Politik güçlerin kurbanı olanlar sadece siviller değil, aynı zamanda asker olarak giydirilen sivillerdir. Ölenleri ve öldürülenleri sadece sayı ile ifade edenlerin, savaşın ve yıkımın s’sini görmemiş siyasi figürler olması ise bir tesadüf değildir.

Enes Ekinci

enesekinci1905@gmail.com

Paylaş
Bir Şarkı Bir Dünya: Kurban – Uyut Beni

Bir Şarkı Bir Dünya: Kurban – Uyut Beni

Bir Şarkı Bir Dünya: Kurban – Uyut Beni şarkı incelemesi…

Fatma Turgut – Elimde Dünya

Fatma Turgut – Elimde Dünya

Fatma Turgut – Elimde Dünya albüm incelemesi…

2019’un Son Albüm İncelemesi: Caracas

2019’un Son Albüm İncelemesi: Caracas

2019’un Son Albüm İncelemesi: Caracas

Ibrahim Maalouf – S3NS

Ibrahim Maalouf – S3NS

Ibrahim Maalouf – S3NS albüm incelemesi

Eat the Elephant, Yeni Dünya Düzeni ve Beşerin Durumu

Eat the Elephant, Yeni Dünya Düzeni ve Beşerin Durumu

A Perfect Circle – Eat the Elephant albümü incelemesi…

Murder King – Fiyasko

Murder King – Fiyasko

Murder King – Fiyasko İncelemesi