Lo-Fi Rocks ? Hem de nasıl…

29 mart gecesi, arkadaşım Alara ile yaklaşık 1 ay öncesinden konuşulduğu gibi saat 5’te Reptilians from Andromeda grubundan Tolga ve Aybike ile buluşmaya giderken, hazırladığımız soruların yeterliliği konusunda büyük şüphelerimiz vardı ve rezil olmaktan korkuyorduk yada daha da kötüsü rezil olduğumuzu belli etmeyecek kadar nazik insanların zamanını çalmaktan. Biz heyecanımıza yenik düşüp 4:30’da Kadıköy sahnenin önüne varmıştık. Erkenciliğimizden utanarak, Woodstock’ta birer bira içmeye kara verdik, ve orada Alara, Aybike’ye vardığımızı ve onların müsaitliğini beklediğimizi belirten bir mesaj attı. Aybike Karga’da olduklarını ve yarım saat içerisinde Kadıköy Sahneye varacaklarını söyledi. 15 dakika geçmiş veya geçmemişti ki Aybike ve Tolga tam önümüzden geçerek Kadıköy Sahneye yöneldi. Şimdiki 10 dakika çok kritikti, bize hemen vardıklarını söyleyecekler miydi, yoksa bizi unutucaklar mıydı. Bu sorunun cevabı bizi korkuttu ve Alara ne durumda olduklarını soran bir mesaj daha yolladı. Geri gelen cevap bizi çağırıyordu.

Merdivenlerden indik ve o ağır demir kapıyı açtık. İçeride Tolga ve Aybike bizi bekliyordu, merhabalardan sonra bizi kulise çağırdılar ve biraz havadan sudan muhabbetten sonra röportajımıza başladık. Röportajı bu yazıya dahil etme konusunda çok düşündüm ve galiba bir kısmını edeceğim ama bence esas ilginç olan şey röportajımda sorduğum sorulara verdikleri cevaplar değildi. Öncellikle size biraz Aybike ve Tolgadan bahsetmek istiyorum. Tolga aka ‘Rashit Tolga’ 40 yaşında, Aybike ise 27 yaşında. Tolga, ilişkinin bazılarının kaşlarını kaldırabilecek kadar büyük olanı olduğundan neredeyse babacan bir tavırla haraket ediyordu Aybike ise onla tanıştığımda hemen anladığım gibi ilişkinin Trouble-Maker’ı olduğunu belli ediyordu. Yanlış anlamayın sakın, esasında çok koordine bir ilişkileri var. Biri eğlenceli anektodları ile bizi güldürürken, öbürü ise bize gayet ciddi bir şekilde istediğimiz cevapları sağlıyordu ve bu roller dikkat etmeyen birinin anlayamayacağı hızlılıkta ve pürüzsüzlükle değişebiliyordu. Onlara baktığımda ben birbirlerine deli gibi aşık, tutku ve şehvet tarafından yönetilen bir çift değil, mutlu, sevgi dolu ve verimli partnerler görüyordum. Herneyse şu röportajı aradan çıkarmak istiyorum.

Belçika turnesine çıktınız 14-19 şubatta, nasıl geçti ?

T: Çok hızlı bir şekilde geçti, 5 günde 6 konser verdik, son günde 2 konserimiz vardı. İnanılmaz yorucu ama çok eğlenceliydi. Bir yandan da süprizlerle doluydu.

A: Çok içtik mesela ama kalktığımızda başımız ağrımıyordu çünkü hava çok temizdi.

T: Belçika bence metropol ve çevreyi bir arada çok başarılı bir şekilde yürütebiliyor. Mesela etrafında geyiklerin gezdiği bir barda çalma şansı bulduk. En acayip yerlerinde çalmayı başardık gibi.

A: Çok şehir içi yerlerde de ama geyiklerin olduğu yerlerde de çaldık.

T: Orda insanlar çok takip ediyor. İlk konserde, ikinci şarkıda insanlar zaten sahneye çıkıp şarkıları söylemeye başlamıştı, burda öyle bir reaksiyon çok zor elde ediliyor. İnteraktif olmaları çok güzeldi seyircinin.

A: Birde sana saygı duymaları çok güzel seyircinin, seni seçeneksiz olduğu için izlemeye gelmiyorlar. Yaptığın müziği gerçekten beğendikleri için geliyorlar.

Avrupada bir dinleyici kitlesine ulaştığınızı düşünüyorum. 2016’da yayınladığınız bir ep İngiltere bazlı bir kayıt şirketinden çıkmıştı. Avrupa’daki ve Türkiyede’ki dinleyici kitlesi arasında nasıl farklar var ?

A: Ya Türkiye’deki dinleyici kitlesiyle zaten ya arkadaşız yada arkadaş oluyoruz. Çünkü zaten çok küçük bir camia.

T: Orda çok daha seçici olabiliyorlar. Zaten burda yapılan işin toplamına indie dersek, independent’dan geldiği için. Mesela orda biri distortion yerine overdrive’ı tercih edebiliyor ve hiç bir şekilde distortion’lı müzik dinlemiyor. Burda öyle değil mesela indie rocktan hoşlanan bir sürü insan konserlerimize geliyor. Yurtdışında insanlar…

A: Keskin çizgiler!

T: Kesin istediği şeyi seçebiliyor. Tabi daha fazla seçenekleri var.

(Koordinasyon olayını anlıyorsunuz dimi ?)

3-5 mayıstada Selanik ve Atina’da konserleriniz var

T: Var ama onları ertelemek zorunda kaldık. Bas gitaristimiz grubu hatta müziği bırakıyor olabilir

A: Sağlıksal durumları ile ilgili problemleri var

T: Bizle bugün Bülent çalacak. Rashit’de de beraber çalıyorduk. Bu işi kıvırabileceği için ondan rica ettim

A: Müzik zevki birde

T: Önümüzdeki 3 istanbul konserini bu şekilde tamamlayacağız

(Çok geçmiş olsun Merve)

Bu konuda daha fazla şey söylediler ama ben Merve ile tanışamadığımdan daha fazla bilgi vermek istemiyorum ama Bülent’in sonradan eklediği bir cümleyi dahil edeceğim.

B: Ben zaten Merve ile konuştum. Ben geçici bir süre yerini alıyorum, umarım en kısa zamanda sağlığına kavuşur.

A: Atina ve Selanik’i eylül ayına bıraktık gibi gözüküyor.

Bundan sonraki sorum biraz klasik bir soruydu ve cevabını başka röportajlarda bulabilirsiniz. 2016’da peş peşe gelen ep’lerden ve o zamanlar yaşamış oldukları gözüken kreatif patlamadan, bugüne kadar bakış açısı ve müziksel olarak nasıl evrimleştiklerini sordum. Tolga ve Aybike ilk yaptıkları ev kayıtlarından bahsetti. Çalışmalarının hızının da kısacası bu yakın ilişkilerinden kaynaklı olduğunu, olayın gruba dönüşüp, stüdyo gibi elementlerin de işin içine girmesiyle yaratım sürecinin yavaşladığını söylediler. Tüm sözleri Aybike yazıyormuş bu arada.

Başlangıçtan beri yurtdışı bağlamlı çalışmanız, bilinçli bir karar mıydı yoksa tamamen doğal gelişen bir süreç miydi ?

A: yaptığımız müzik zaten burdaki plak şirketlerinin, birkaçını ayrı tutuyorum, ilgilecekleri şeyler değillerdi.

T: Biraz olay şöyle gelişti, biz ev kayıtlarımızı soundcloud’a yüklüyorduk. Amerikadan bir plak şirketinin, ben size kaset yapmak istiyorum demesiyle başladı, öyle kendi kendine ilerleyip buraya geldi.

Tüm kayıtlarınızı evde mi yapıyorsunuz diye sordum sonrada, ve kısaca cevabı davullar dışında evetdi. Birde Fran ile olan çok verimli ilişkilerinden bahsettiler, onu da ama başka bir röportajda okuyabilirsiniz. Bu röportajı transkript ederken, gerçekten yazılı röportajlardan özellikle müzik konusunda olanlarından ne kadar nefret ettiğimi farkediyorum. Belki deli gibi hangover olduğumdan belkide, ikisininde inanılmaz tatlı ses tonlarını ve soruları cevaplarken ki heyecanlarını yansıtamadığımdan. Bu kağıtta soğuk gözüken cevaplar, yazımın daha önemli bir kısmını baltalayacakmış gibi hissediyorum

Son sorumu yukarıda belirtiğim nedenler yüzünden kısaca size özet geçeceğim. ‘DIY kavramı içerisinde sanatçılar hem kendi menajerleri hem kendi pazarlamacıları hemde kendi muhasebecileri olmaya başladı, bu aşırı rekabetçi ortam, sosyal medya ile beraber sanatçıları çok ilginç bir pozisyona sokuyor. Sizce bu durum sanatçıların sanatlarından taviz vermesini sağlıyor mu ? yoksa ortadaki adamın kalkması ve sanatçıların direkt olarak dinleyicelere ulaşması iyi bir şey mi?’ diye sordum. Tolga hem dezavantajları hemde avantajları olduğunu söyledi. Kısacası avantajını herkesin evinde müziğini yapıp hızlıca paylaşabilmesi, dezavantajınında aşırı büyük bir materyal enflasyonu yüzünden aradığını bulmanın zorlaşması olarak belirtti.

Biz röportajımızı bitirirken Sofya’dan gelen Doesn’t Frogs soundcheck’ine başlamıştı. Hazırladığımız video için bir kaç şey çekmeye sahnenin önüne geldiğimde grubu neredeyse tanıyamadım. İnternette iyi bir dergici olarak tabikide araştırmamı yapmış ama bandcamp’e yüklenmiş iki albüm ve youtube’da bir video klip ve bir kaç canlı performans dışında bir şey bulamamıştım ki bunun nedenini de sonradan öğrenecektim. Live çok daha iyiler yalnız diye düşünerek ve esasında şimdi vermiş olmayı dilediğim ilgiyi vermeden bir iki şey çekip kulise döndüm. Kuliste Andromeda ekipmanlarını klavyecileri Mert’in evinden almak için ayrılmaya hazırlanıyordu, birde allahın emri olarak bir kaç şişe cin. Alara ile bizde gelmeyi teklif ettik. Yolda Aybike ile otta karşı yıllarca süregelen hitler sonunda oluşan antipatimiz ve ritalin’in faydalarından bahsettik. Kadıköy Sahneye tekrar vardığımızda Doesn’t Frogs soundcheck’ini bitirmiş ve bir şeyler atıştırmaya çıkıyordu. Zaten az olan sorularımı sormak için doğru bir zaman mı acaba bu diye düşünürken dışarıya doğru onları takip ettim. Tabikide beni kırmayacaklardı ama gözleri ‘açız abi, sal bizi’ diye bağırıyordu ve bende ibneleri saldım. İçeride One Man Drop soundchek’ine başlamıştı. Bu arada gecenin ilerleyen saatlerinde iki grupla da röportaj yapmayı başardım, size kısaca özet geçeyim. One Man Drop’ta çok bir iş yok hatta son 3 şarkılarını Cover sandım ama değilmiş… Atinada’ki scene İstanbul’dakinden daha iyi gözüküyor, üniversitelerde falanda çalıyorlarmış yani bu tarz müzikler o kadar da underground’a itilmemiş. Doesn’t Frogs’a sonra geleceğim ama Bulgaristan’daki scene’den bahsedeyim. Sofia’da mekanların az oluşu, var olanların bir monopoly kurmasını sağlamış, hatta çalmaları için gruplardan para alıyorlarmış, bilet paralarını veriyorlarmış ama hani insan gelirse kara çıkarsın mantığı ve kısacısı alternatif sahne burdakinden de underground’a itilmiş. Bulgaristan’da alternatif müziğin underground’a itilmesi, belikde o karanlıkta garip şekilli bitkilerin büyümesini sağlamış. 12 magazine diye bir şey var orda, youtube’da ‘I’m With The Band’ diye bir seri yayınlıyorlar. Her videodan öncede anoreksik karının teki çıkıp, grubu tanıtıyor galiba. Bulgarca konuşan var mı ?

Grupların neredeyse hepsi iyi ve Ingilizce söylüyorlar, ilginç… Bulgaristana gitme fikrinin kafamda kessinlikle büyüdüğünü söyleyebilirim. Kokainli bir kasino macerasının hüzünlü sonunda, bu gruplar kafanı dağıtmanı sağlayabilir.

Soundcheckler bitti ve saat 9:30’u vurdu. Killsomemen’in dağılışı sebebiyle, Robogeisha tek başına sahneye çıktı. Bu arada uzak yaşadıkları ve beraber çalışacak zaman bulamadıkları için ayrılmışlar. Robogeisha’nın seti hakkında çok yorum yapamayacağım, çünkü o müzik türünde ne çok biligili ne de çok istekliyim ama beni etkileyen şey sahneye yansıttığı görsellerdi. Arkadaşının ona bir plasma topunu, hani şu parmağını cama koyunca elektrik çıkan şeyler var ya, gösterirken ekran kayıdı yapılmış Skype konuşmaları, arkadaşlarla çekilmiş selfie’ler veya internette gezinirken ekran kayıdı yapılmış bilgisayar görüntüleri, yaptığı müziğe ve sanatçı olarak kişiliğine inanılmaz bir context katıyordu ve setinide beğendim yani.

Sıra Reptilians from Andromeda’daydı yada benim bu konserden sonra Aybike and the Reptilians demek istediğim gruptaydı. Aybike o 5 kişilik grubu taşıyordu, gitarlar çok iyi ayarlanmamıştı, sound’da aşırı bir punch yoktu, Aybike tonda olduğundan çok atoneydi, şarkılar güzeldi ama zaten bunların hiç biri umrunda olmuyordu. Aybike türkiyede uzun zamandır gördüğüm en iyi frontman kessinlikle. Bir dansçının dans ederken mimikleri ne kadar önemliyse bence müziktede öyle ki Aybike mimikten öteye geçerek, dansları, haraketleri ve o lanet olası seksi gülüşüyle sizi büyülüyordu. Yaptıkları müzik türünü sanki o icat etmiş gibi inanılmaz bir özgüvenle o sahnede şarkılarını söylerken öbür grup üyeleri sahnenin ağırlığını kaldıramamış gibi duruyordu ama Tolga ve Bülent’in beraber çalmayı özledikleri belli oluyordu.

Sonra One Man Drop sahneye çıktı, setleri fena değildi, tuşeleri iyiydi ve müziklerinde o punch vardı ama gerçekten şarkılarında özel bir şeyin kırıntısı yoktu. Şimdi sıra benim için gecenin highligt’ı olan Doesn’t Frogs’taydı. Setleri inanılmaz bir şekilde ritüelistik ve delirticiydi. Evet, delirtici bunun için en doğru kelime. Shoegaze, noise rock karışımı gitarlar, drum machine’ı aratmayan bateristleri, atmosferik klavyeler ve pop’umsu vokaller, en doğru oranlarla büyülü bir iksir gibi karıştırılmıştı. Kendimi gerçekten kaybettiğim nadir konserlerdendi, belki alkoldü ama belkide çok iyi müzik yapmalarıydı. Konser bittikten sonra ve hatta sürerken etrafımdaki herkese ‘abi böyle bir şey duydun mu?’ ‘What the fuck is this?’ gibi sorular sorup, insanlardan tutkumu hissettiklerini belirten küçük sırıtmalar alıyordum. Bazıları evet duydum dedi, İn The Void dergisinden Sibel’de ama bana katılıyordu, oda daha önce böyle bir şey duymamıştı. Şimdi, bendeki kafaya gelin, ‘çok beğendim bu grubu, Sofya’ya gidip izleyeceğim’ yerine, ben bu grubu produce edicem demeye başlamıştım etrafımdaki insanlara ve o an kafamda ki bir şeyleri satıp, babama yalvarma planları ile bunu gerçekten yapabileceğime inanıyordum. Hatta grubada bunun sözünü verdim, cebinizden bir kuruş çıkmayacak diye bağırıyordum. Rezilik…

Ben yıllardır sıkı bir shoegaze ve noise rock dinleyicisiyimdir ve gerçekten tam olarak bunun gibi bir şey duymadım. Eğer gerçek bir producer bunu okuyorsa, cidden beraber gidelim Sofya’ya, şu adamları izleyelim, sen karar ver. Numaram: 0530 293 6010. Şimdi bu yazıyı okuyanlar gidip bu grubun stüdyo kayıtlarını dinleyecek ve araştırma yapmaya çalışacak. Araştıracak hiç bir şey yok onu baştan söyleyim. Hayatımın aşklarından biri olan gitaristleri Krum ve vokalist-klavyecileri Martin hiç bir şekilde sosyal medya boklarıyla veya internet mecralarıyla ilgilenmiyorlarmış. Gerçek bir saklı hazine. Krum, fakir bir ailede büyümüş, pedal alacak parası olmadığı için kendi pedallarını yapmaya başlamış. Krum her tarzdan müzik dinliyor. Jesus and Mary Chain’de seviyor ama pop’da… Krum efsane bir gitarist. Krum çok iyi dans ediyor. Krum grubuyla uyumlu. Krum’ın sahne enerjisi inanılmaz. Krum aşk. Krum’ın başka bir grubu da var, bateri çalıyor, adı Black Swells.

İnanılmaz bir gece geçirdik, inanılmaz insanlarla tanıştık. Özellikle Aybike ve Tolgaya çok teşekkür etmek istiyorum, bizi ağırladıkları için. Onursal sanada teşekkürler, sorularda yardımın için. O gece sahne alan tüm gruplarada teşekkürler. İstanbul sanada teşekkürler.

 

ps. video yolda

 

Yazar: Can Demirok

Paylaş
Hintler BADMASH Diyor

Hintler BADMASH Diyor

“Badmash, Türkiye’nin yeraltı kültürünü ve yeraltı müziğini ilerletmeye adanmış bir plak şirketidir.”

İki Meme Ucundan Daha İyi Ne Olabilir?

İki Meme Ucundan Daha İyi Ne Olabilir?

Üç meme ucu. Üç meme ucu iki meme ucundan iyi olabilir…

Şiir Anayasaya Aykırıdır ya da #FreeEzhel

Şiir Anayasaya Aykırıdır ya da #FreeEzhel

“Bugün şiir çağdaş şairlerde yeni alanlar, yeni açılar yaratırken, belirli bir yönde gelişiyor: Baş kaldırma yönünde…

Classic Review: Atrium Carceri & Cities Last Broadcast – Black Corner Den

Classic Review: Atrium Carceri & Cities Last Broadcast – Black Corner Den

Aklımızın ”karanlık köşelerini” en iyi tanıyan iki büyük ustanın yine bir ”karanlık köşede” buluşmuş oldukları, (2017 tarihli) projeleri -Black Corner Den- anısına…

Arka Sokaklar Gibi Bitmeyen Bir Yalnızlığı Var : Tükle

Arka Sokaklar Gibi Bitmeyen Bir Yalnızlığı Var : Tükle

Egemen benim yakın arkadaşımdır ama bundan da önemlisi yükselmekte olan yetenekli bir sanatçıdır…